"Kadın" diyorsunuz; bazen bir günahın ilk adımı, bazen bir şeytanın sureti, çoğu zaman ise dünyanın tüm yükünü emen bir stres topu... Oysa bir mucizenin ta kendisi olmalıydı kadın. Günahın ve sevabın birlikte işlendiği tek ortağı olmalıydı hazzın. Yeni ortaklar aranan düzende günah keçisi değil, hakiki ortaklığın simgesi olmalıydı.
Ne çok isterdim bir bilseniz; kadının en az erkekler kadar "pirüpak", en az onlar kadar dokunulmaz olduğunu haykırmayı. Ama bu, bu dünyada hiçbir zaman mümkün olmadı, olmayacak da. Çünkü bu düzen, kadını topraktan değil, bir erkeğin eksik kaburgasından var eden o dogmatik fısıltıyla kuruldu. Bir parça kemikten var olanın, bütün bir dünyaya hükmeden "tam" bir varlık karşısında değeri ne olabilir ki?
Yıllarca meydan okudum bu kabullenişe. "Kendinize gelin!" diye haykırdım; "Sizi de bir kadın doğurdu, yaşamın tek kapısı odur!" dedim. Erkeğin tohumuyla döllediğinin altını çizerek kadının dokuz aylık çilesini kutsamaya çalıştım. Ancak Meryem ananın bu zırhı deldiğini de hatırlayarak tohumsuz da olabiliyormuş dedim… Daima kadını ana bildim, bacı bildim, çilekeş bildim, kutsiyetin yeryüzündeki gölgesi saydım. İnsan neslinin devamını onun omuzlarına yüklenen o muazzam mucizeyle açıkladım. Çünkü ben de bir kadındım.
Sonra durdum ve gördüm ki; o doğurganlığın, o hayat veren rahmin kutsiyeti, toplumsal bir pazarın kurbanı olmuş. Kadın, o yüce yaratıcılık yetisiyle değil, bedenindeki o haz verme mecburiyetiyle tartılır hale gelmiş. Bir yanda "kutsal ana" diye baş tacı edilen, diğer yanda sadece cinsel bir meta olarak görülen o parçalanmış kimlik... Erkek dünyasında kadının yeri, o meşhur kaburga kemiği kadar dar ve kırılgandır. Kadın artık özgür bir özne değil, sadece erkeğin eksikliğini tamamlayan ya da öfkesini dindiren bir nesne olarak kalmaya mahkûmdur. Öyle buyrulur çünkü ataerkil bir sistem inşası kurulmuştur ve öyle olduğuna inandırılmak için yapılır tüm çığırtkanlıklar.
Bu sömürü düzeni, sahte bir kutsallık makyajıyla bu yüzden süsleniyor muhtemelen. Kadını yılın bir gününe sığdıran o sahte taç, aslında kapitalizmin başına geçirdiği dikenli bir taçtır. Anneler Günü ya da Kadınlar Günü adı altında kurulan o süslü pazar yerleri, kadını onurlandırmak için değil; onun emeğini ve kimliğini bir barkoda dönüştürmek içindir.
Bu günler, erkek dünyasına bir tür "günah çıkarma" fırsatı sunar: "Bugün seni hatırladım, hediyeni aldım; o halde kalan 364 gün boyunca seni görmezden gelmeye, emeğini sömürmeye devam edebilirim." Madalyonun bu yüzünde kadın, sistemin dişlileri arasında dönen ve sadece harcadığı kadar "değerli" kılınan bir tüketim halkasıdır.
Daha da acısı, kadının bir "kullanım kılavuzu" ile pazarlanmasıdır. Tarihsel süreç, onun çocukluğunu daha tomurcuklanmadan koparıp, regli olması bile beklenmeden "cinsel hizmet" sunan bir köleye dönüştürmüştür. Kendi ebeveynleri tarafından üzerine pazarlıklar kurulan bir mübadele “değiş tokuş” malı olarak gözden çıkarılmıştır... Çocuk olduğu göz ardı edilerek henüz oyunlarını bitirmemişken bir erkeğin dünyasını "idare etmesi" beklenen bu varlık; doğurganlığı elinden alındığında ise yılkı atları gibi ıssızlığa terk edilmiştir. Bunu tarihin o tozlu arşivlerinde saraylardan sürgünlere gönderilen kadınlarda da sıkça görürüz. Onlarda menopoz sonrası gözden düşenler sınıfındadır artık ve gözden uzaklaştırılır.
Buradaki ikiyüzlülük sanırım en büyük yaradır: Menopoz, kadının sistemden ihraç belgesi sayılırken; erkeğin yaşlanması, nedense onun değerinden bir şey eksiltmezmiş gibi pazarlanır. Doğa, erkeğe yüz yaşına kadar mükemmel bir performans vadetmediği halde, toplum ona bu illüzyonu bir zırh gibi giydirir. Bir yanda çocuk yaşta pazarlanan bir beden, diğer yanda vadesi dolmuş sayılan bir ruh... Ancak erkeğin yetersizliği asla dillendirilemez.
İşte bu sahte ikiyüzlülükle tanıştıktan sonra anladım ki: Bir yandan cenneti ayaklarımızın altına seren o büyük vaatler, diğer yanda bir tüketim fişi kadar biçilen o ucuz değer... Bedenimizin ve ruhumuzun iplerinin bizden başka herkeste olduğu hissi can yakıyor. Kadının o ulu gücünün bu sahte vitrinlerde daha fazla pazarlanmasına ise gönül hiç razı gelmiyor.
Mademki kadının adı yok; o halde cenneti ayaklarının altına sermenin bir manası da yok. Zira cehennemin yaşandığı hayatlarda zaten tükenip gidiyor kadın.























