Bir şehrin genel ihtiyaçlarının sadece görsel bir mimari ya da alt yapı çalışmalarından ibaret olmadığını, onu asıl ayakta tutan gücün eğitim kurumları olduğunu biliyoruz. Elbette şehrin dış yüzünün iyileştirilmesi kadar alt yapısı da sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek adına gerekli hatta elzemdir. Ancak eğitim her koşulda mutlak.
Okul öncesinden üniversite kürsülerine kadar her eğitim basamağı, aslında o toplumun gelecekteki aynasıdır. Bu pencereden baktığımızda; üniversiteler, kuruldukları kentin sadece ekonomisini değil, zihinsel ve kültürel dokusunu da baştan aşağı inşa eden birer "akıl kalesidir." Dolayısıyla, Zonguldak sakinleri için üniversite, sadece bir eğitim alanı değil, kentin en büyük entelektüel sermayesidir.
Ancak bu büyük mekanizmalar kusursuz değildir. Sistemin içindeki çarklar bazen gıcırdayabilir, dışarıya aksak sesler verebilir. İşte tam bu noktada, o kurumun bir parçası olan her bireyin ve kentin duyarlı sakinlerinin bir görevi doğuyor: Eksikleri görmek, yanlışları dile getirmek ve sistemin kendi kendini onarmasına katkı sağlamak. Eleştiri, akademiyi yıkmak için değil, onu daha sağlıklı bir yapıya kavuşturmak için bir zorunluluktur.
Resmi kurumların doğasında sarsılmaz bir hiyerarşi, bu hiyerarşinin tepesinde ise kararları şekillendiren merkezi bir otorite bulunur. Kâğıt üzerinde düzeni sağlayan bu yapı, ne yazık ki zamanla kişisel egoların çarpıştığı bir arenaya dönüşebiliyor. Karar mercilerindeki o hassas terazi; liyakatten ziyade kişisel yakınlıklara, "ahbap-çavuş" ilişkilerine veya belirli grupların sübjektif taleplerine göre eğilip bükülmeye başladığında, kurumun ruhu zedelenir. “Bu bir varsayımdır bir itham değil.”
Asıl tehlike de burada başlar. Eğer bir kurumda başarı değil de "yakınlık" prim yapıyorsa, o yapıda "üst akıl" yerini "tek akla", ortak akıl ise sessizliğe bırakır. Zonguldak gibi dar bir çevrede, bu tür ahbap-çavuş ilişkilerinin yönetime sızması, sadece kurum içindeki huzuru bozmakla kalmaz; dışarıya yansıyan o "olumsuz haberlerin" de ana kaynağı haline gelir. Otoritenin elindeki güç, bir hizmet aracı olmaktan çıkıp bir statü koruma kalkanına dönüştüğünde, o terazinin kefeleri kaçınılmaz olarak şaşar.
Bu noktada, gerçeğin çıplak yüzüne ulaşmak ve kurumsal düzeni hakkaniyetle sorgulamak bir zorunluluktur. Ancak burada bir ayrım yapmak şart: Bir kurumu, içeriden sızan ve doğruluğu teyit edilmemiş duyumlar üzerinden yargılamak yerine; otoritenin yapacağı resmi açıklamaları, verileri ve somut adımları dikkate almak, sağlıklı bir kamuoyu vicdanı için lüzumludur. Burada otoritenin güvenirliliği esastır.
Dolayısıyla yerel basının üzerinde durduğu bu düzlem zihin bulandırdığı kadar niyet analizine de sürüklüyor okuyucuyu. Bir kurumda sadece başarısızlık öne çıkarılıyorsa yapılan çalışmalar ve kazanımlar göz ardı ediliyorsa bu çelişkide görmezden gelinmemelidir. Karşılıklı bir öz eleştiri yapılmıyorsa burada ben yaptım oldu ilkelliği devreye girer.
Eğer yönetim makamındaki otoritenin, o adaleti sağlayan "teraziyi" gerçekten şaşırttığı somut delillerle aşikârsa; işte o zaman yerel basının eline haklı ve e sert "eleştiri malzemesi" verilmiş demektir. Zira denetimsiz güç, her zaman eleştiriye gebedir. Ancak… Eğer tüm bu gürültü sadece ispatlanmamış ithamlar, kişisel hırslar veya kapalı kapılar ardındaki senaryolar üzerinden ilerliyorsa, o vakit durup düşünmek gerekir. İşte orada, kurumun yıpratılmasında "art niyet" aranır. Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi gibi bir değer, sadece kişisel hesaplaşmaların veya asılsız iddiaların kurbanı edilemeyecek kadar bu kentin geleceği için kritiktir. "Sonuç olarak; akademiyi yönetenler liyakatten, kentin kalemleri ise hakikatten sapmadığı sürece, kazanan daima Zonguldak olacaktır. Terazinin kefelerini dengede tutmak sadece yönetimin değil, hepimizin ortak sorumluluğudur."























