Tam 37 yıl önce, yani 20 Şubat 1989 tarihinde, Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu’ndan “Şiir Üzerine” başlıklı bir yazı çıktı karşıma. Eski gazetelerimi karıştırırken bazı başka sürprizlerle de karşılaştım. Tabii, zamanda bir yolculuk başladı hâliyle. Sözüm ona temizlik yapıyorken yine kendimi bu konularda kaybolmaya bıraktım.
Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, memleketi Giresun’un Görele ilçesinden çok Zonguldak ile bağ kurmuş bir şairdir. Ya da genel olarak böyle bilinir. Vefatı Görele’de gerçekleşmiş olsa da uzun yıllar Zonguldak’ta ikamet etmiştir. Zonguldak’tan kesin ayrılışının ardından bile sıklıkla Zonguldak’taki dostlarını özlemiş, ziyarete gelmiş; o sıralarda Zonguldak’taki arkadaşları nerelere gidiyorsa oraları da ziyaret etmiştir. Benim rast geldiğim ve onu son gördüğüm mekânlar ise artık sadece tabelası duran Merdiven Kitabevi ve eski hâliyle Sahil Kafe idi… Böyle bakınca, sadece son 15 yılda bile Zonguldak’ın değişimini karşılaştırmalı olarak gözümün önüne getiriyorum.
Ya Mehmet Yılmaz derlerdi ya da Mehmet Abi. Karaibrahimoğlu soyadı daha sonraları yerleşti aklıma.
Zonguldak’ta bir şairin çok tanınmasına rağmen şiirlerinin az sayıda kişi tarafından bilinmesinin nedeni, belki de seksenlerden bu yana şiirin, slogan ifadeler dışında, giderek toplum gündeminden düşmesi olarak kabaca dile getirilebilir.
Benim favori konularımdan biri “taşrada sanatçı olmak” ifadesidir. Merkezin şairlerine duyulan hayranlık varken yerelin tahta bavullu bir şairinin şiirlerine gösterilen ilgi elbette daha sınırlı kalmaktadır. Mehmet Yılmaz, Zonkişot’un genel yayın yönetmenliğini yaptığım dönemde Merdiven Kitabevi’ne ziyarete geldiğinde, elinin altında tahta bir bavul; bavulun içinde de henüz kitaplaşmamış dosyalar vardı.
Beni en çok etkileyen Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu görüntüsü budur. Bu, bir varoluş durumunun manifestosudur. Yükün şiirdir ve tahta bavulun içindedir. Ağırdır aslında ama şiirin şimşir kaşık gibi hafif karşılandığı günlerden geçilmektedir. Şair, burada ağır bir yükü olağanmış gibi oradan oraya taşımaktadır.
Mehmet Abi, geçmişin şairleri ile günümüz arasında bir köprüydü. Bu duygu, geniş bir tarihsel çizelgeyi ardında sürükleyerek ilerlemeye çalışmak demektir. Bu durum, Zonguldaklı bir şaire özgüdür. Merkezdeki şairler için entelektüel konular olan birçok şey, taşrada yaşamın bugünle birleştirdiği kişisel varoluşun sürendurumlarıdır. “Sürendurumlar”, Osman Günay’ın ilk kitabının adıydı. O. Günay, İstanbul’da yaşayan insanların sıradan bir gününü anlatmıyordu. Savrulmuş bir sanatçı kimliğinin kısıtlı bir coğrafyada aynılaşan günlerine vurgu yapıyordu. Dert her gün tekrar ediyordu. Dolayısıyla sıradanlaşıyordu. Yaşamın bir parçası hâline gelip kanıksanıyordu. Bu durum, giderek kimliğin bir parçasına dönüşüyor; bir taraftan da kişiyi içinde bulunduğu koşullarla sınırlayıp varoluş nedenlerine ya da olmak istediği gibi olmaya yabancılaştırıyordu. Taşra sıkıntısı biraz da durumunu bu tekrarlardan alır.
Eğer gerçekleşseydi, bu yıl Zonguldak Edebiyat Günleri kapsamında Osman Günay’ın sunumunu yapacağı, Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu’nu anma ya da hatırlama temalı bir program olacaktı. Daha ilk görüşmede Osman Günay buna çok memnun olmuştu. Ben de onu en iyi anlatacak kişilerden biri olduğu için doğrusu çok sevinmiştim.
Gelişmeler, bu yıl Zonguldak Edebiyat Günleri’nin gerçekleştirilemeyeceği yönünde olunca programı bu kapsamın dışında değerlendirmeyi düşündük. Alaaddin Kara’nın da olduğu bir toplantıda, ZOKEV’in Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu hakkında bir düşüncesi olduğunu öğrenmiş olduk. Daha kapsamlı olacağı düşünülen bu program nedeniyle Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu ile ilgili program yapma düşüncemizden vazgeçtik.
Ben, kendi adıma, diğer arkadaşlara göre Mehmet Abi’yle daha az diyalog hâlindeydim. Bu, onun önemini hissetmeme engel değildi.
Yıllar önce TUSAK’taki karşılaşmalarımızdan birinde beni Mehmet Abi’ye yönlendirmişlerdi. Tam olarak hatırlamıyorum; ancak benim için mesele, yirmili yaşlarımda Mehmet Abi’nin “Şafak” adlı yerel gazetede kültür sanat sayfası hazırlamasıydı. Muhtemelen Şafak bürosunun nerede olduğu, Mehmet Abi ile yeni tanışıyor olmam ve ona ne gibi bir faydamın olacağı gibi nedenlerle fazla ayakları yere basmayan bir durumdu.
Aslında o dönemlerde Ali Bahadır ile Uyanış’ta, Kemal Sönmez ile İnanış’ta, Ayhan Biçer ile Şirin Ereğli’de; lise arkadaşlarımla ise Engin Erdem’li Karaelmas adlı yerel gazetede deneyimlerim vardı. Neyse. Mehmet Abi’nin de o dönem benim gibi genç bir karikatüristi çok ciddiye aldığını sanmıyorum. Daha sonraki bir karşılaşmamızda konu açıldığında “Gelmedi ki.” türünden bir sohbet yaşamıştık. Cep telefonunun bile olmadığı zamanlardı; muhtemelen zaten ciddiyeti az oranda konuşulmuş bir konuydu ve ben üzerinde fazla durmamıştım.
İşte o günlerde M. Yılmaz Karaibrahimoğlu imzasıyla hazırladığı kültür sanat sayfalı Şafak gazetesi geçti elime. Hem de onun o günlerdeki şiire bakışını anlatan bir makalesinin yer aldığı sayıydı bu. Tarih 20 Şubat 1989; gazete Şafak; “Yıl bir, sayı bir” yazıyor köşede… Demek ki ilk yayımın tarihi bu… Aynı sayfada karikatürist Ayhan Kiraz da karikatürde simgeler üzerine bir yazı yazmış. Zonguldak taşra; ama gördüğünüz gibi sorunlar evrensel. Okuyanı az da olsa sesleniş tüm sanat dünyasına. Aslında bu naif ama yaptığına inanan sanatçı çabalarımızı özlüyorum. Neredeyse hepsi, bir rüzgâr gülünden savrulan imgeler gibi zamana karışıp gidiyor.
Araya Avrupa da dolaşan hayaleti anmadan bu tip yazıların tadı çıkmaz. Bakın ne alıntılıyorum: “Ne kadar az yerseniz, içerseniz ve kitap okursanız; ne kadar az tiyatroya, dans salonuna, meyhaneye giderseniz; ne kadar az düşünürseniz, severseniz, teoriler üretirseniz, şarkı söylerseniz, resim yaparsanız, eskrim yaparsanız vb., o kadar çok biriktirirsiniz - ne güvelerin ne de tozun yiyip bitireceği hazineniz - sermayeniz - o kadar büyür. Ne kadar az olursanız, o kadar çok şeye sahip olursunuz; kendi hayatınızı ne kadar az ifade ederseniz, yabancılaşmış hayatınız o kadar büyük olur - yabancılaşmış varlığınızın hazinesi o kadar büyük olur.”
― Karl Marx ve Friedrich Engels
Burada kapitalist yabancılaşmaya ilişkin ironik bir dille “cimri olun” gibi bir ifade üzerinde durulmuş. Genellikle her zaman ilk tasarruf edilen alan sanat olmuştur. Bu yüzden sanatla yoğrulmuş bir gelecek taşraya sıkışmışsa dikkat çekmesi mümkün değildir. Anlayanından anlamayanına kadar hemen herkes, taşrada sanat yapana karşı biraz küçümseyici bir tavır içindedir. Örneğin Türkiye kültürü tarif edilirken Anadolu geleneğine çok vurgu yapılır; ama neredeyse konuşanların hepsi Türkiye’nin batısının en güzel yerlerinde yaşamıştır. Bu varoluşu anlamadan Zonguldak’ta sanatçı olmayı da doğal olarak tarif edemeyiz. Hele Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu gibi kendinden önceyi de bugüne taşımaya çalışan bir şairi belki de hiç anlatamayız…
Tamam, laf lafı açtı; Mehmet Abiyi hatırlattım biraz bu yazıda. Gelelim 20 Şubat 1989’da Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu “şiir Üzerine…” ne demiş, ona bakmaya…
Mehmet Abi, kendi yazısının hemen girişinde şiir üzerine çok şey söylendiğini belirtiyor. Bundan sonra da söylenmeye devam edileceğini vurguluyor. Bu noktadan itibaren “biz” diye söz ettiği, kendisini de içine kattığı yapının söyleyeceklerinin şiirin kesin bir tanımını yapamayacağını belirtiyor: “bizim söyleyeceklerimiz, yazacaklarımız söylenmiş ve yazılmış olanlardan biri olmaktan öteye geçemeyecektir. Geçemeyecektir, çünkü hiçbir zaman şiirin kesinkes bir tanımı yapılamamıştır.” Buradan bilimden bir örnekleme yapıyor ama olumsuz bir örnekleme. Toparlıyor hemen: “Ne var ki, bu saptama şiir üzerine şiirin kuramsal sorunlarına ilişkin düşünce üretimine engel değil.” Daha sonra “yaratamayış düşünsel geriliğin bir yansımasıdır” diyerek paragrafı bitiriyor.
Sonraki paragraf, insanın şiirle iç içeliği ile başlıyor. Ne var ki bugün, içinde olduğumuz kâbusu hatırlayınca buna inanmak biraz havada kalan bir niteleme gibi görünüyor. Buradaki satırlarda Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, insana olan inancını vurgulamış. İnsan ve şiir üzerine yoğunlaşmış. Fakat asıl meseleyi, insanın gelişimine olan inancıyla temellendirmiş. Şiirin de bu gelişime uyarak yeni anlatım olanaklarına kavuştuğunu dile getiriyor.
Evrensellik bu noktada çok belirginleşiyor. Taşranın merkeze neredeyse ulaşamayacak bir yerel gazetesinden, şairlere aslında modern bir bakışla sesleniyor: “Bu kazanımlar şiire yeni olanaklar sunmakta, bilinmedik renklere ve tatlara ulaşmasını sağlamaktadır. Bu nedenle şair, değişimi ve değişim içerisinde serpilip gelişeni çok boyutluluğuyla yakalamak, kavramak zorundadır. Bu zorunluluk kavranıldığı oranda şiire ulaşılabilir; aksi durumda şiirin yerine şiir dışı olguların ‘ikame’ edilmesi kaçınılmaz olur.” Paragraf böyle sonlanıyor.
Yukarıda, Mehmet Abi’nin “Şiir Üzerine…” başlıklı makalesinden de anlaşıldığı üzere, şiirinin taşrada yazılsa da evrenselliği amaçladığı ve gelişmeleri takip etmeye çalıştığı anlaşılacaktır.
Daha sonraki paragrafta, yine insana yönelen tanımıyla İsmet Zeki Eyüboğlu’ndan bir alıntı yapmış. Bu alıntı, o zamanın tipo baskı tekniği nedeniyle biraz karışmış olabilir; ancak ne demek istediği anlaşılıyor. Bu noktada Mehmet Abi’nin bakışı, taşrada bir şair nitelemesine uymuyor. Ne yerelliğe vurgu var ne de geleneğe. Tam tersine, toplamda geleceğe bakan bir şairin yenilikleri kaçırmama isteğini, ta 1989’da yazılan bu metinde okuyoruz. Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, oldukça güncel bir biçimde “şiir kendisidir” nitelemesini yapıyor. Neyse, odur; yani felsefi bir bakışla şiir kimlik taşır. Bir sürü tanım yapılabilir; ama şiir aslında sadece kendisidir. Şiiri kendi dışındaki tanımlarla yabancılaştırmamak, şiire olan inancın şairane bir yorumudur.
Son ve kısa sonuç paragrafında Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu makalesini “insana özgü insan için varolan bir yazım sanatıdır şiir” diyerek toparlıyor. İnsan var olduğu sürece şiir de varoluşunu sürdürecektir, görüşüne dayandırıyor.
“Zonguldak 30 Ocak 1989” tarihini atarak bitirmiş yazısını.
Mehmet Abi’nin kültür sanat sayfasından öğrendiğimize göre 21-31 Mayıs 1989 tarihleri arasında yapılacak olan Karaelmas Kültür ve Sanat Şenlikleri’nin hazırlıkları sürdürülüyormuş. Yılmaz Yöndem’in yönettiği “Behçet Bey’in Fötr Şapkası” adlı oyun, 21 Şubat 1989 günü Maden İşçileri Sendikası Salonu’nda sergilenecekmiş.
Bu tarihte Şafak gazetesinin manşeti ise “TTK’da emekliliğini isteyen işçi sayısının miktarı Beşbin’i aştı” şeklinde. Diğer bir haberde “Maden Mühendisleri Odası Fotoğraf Yarışması düzenledi” yazıyor. Her yıl yapılması planlanan bu yarışmaya o zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz’de bir kutlama mesajı göndermiş.
Ama ilginç bir haber spor sayfasında: Zonguldakspor-2 Trabzonspor- 1 (Şafak Gazetesi 20 Şubat 1989 Pazartesi, Sayı 10392)

























