Bende marketten almışım gibi birkaç konuyu hızlıca anlatacağım. Kimsenin bunlara ayıracak zamanı yok. Neredeyse, ileride doğabilecek bir okur düşüncesiyle yazıyoruz. Gerçek bir eğitim politikasına ve sanatçıya değer verilen bir ülke olmaya yeniden karar verdiğimizde, taşların yerine oturacağı düşüncesinde dolanıp duruyoruz.
Kültür ve sanat konusundaki gelişmeler, içinde olduğum alanlar olduğu için beni yakından ilgilendiriyor. Bu yazı, bu paralelde son bir iki haftadır yaşadıklarımın özeti sayılabilir.
Kendi adıma sanatsal olarak var olmakta çok zorlanıyorum; ancak zorlanmayanlar da var, bunu biliyorum. Bu nedenle genelleme yapmak doğru olmaz. Yine de bende oldum olası belirleyici olan bir ayrım vardır: kültür insanları ve sanatçılar. İkisi aynı şey değildir. Sanırım yıllar öncesinden Melih Cevdet Anday okumalarımdan bana kalan bir belirleme bu. Yaşadıklarım da tasdikledi hep.
Kültür insanları dediğimiz kesim, sanatçıları da içine alan bir dünyayı yönetir ya da yönlendirir. Kültür insanları için hiçbir şey yapmamak ya da yalnızca kendi çaplarında bir şeyler yapmak da bir yönlendirme biçimidir. Siyasetle iç içe oldukları için konulara böyle bakarlar.
Sanatçının oluşumu ise bireysel bir getiridir. Sanatçı, toplumsal konularda doğrudan yönlendirici olamaz; öyle olduğu sanılır. Sanatsal üretim, kültürel bir anlamın parçası olmadıkça yönlendirici değildir. Olması gerektiği gibi bir sanat eseridir; bir formdur. Varoluşuyla dünyayı etkiler.
Yok edildiğinde de bu, kültürel bir karardır. Örneğin bir duvar resminin üzeri sıvanıyorsa, bu kültürel bir tercihtir. Kararı verenlerin ya da buna engel olamayanların durumu da kültüreldir. Banksy’nin duvarlara ne yaparsa yapsın Birleşik Krallık’ta bir sanat değeri olarak kabul edilmesi kültüreldir. Bizde ise beyaz sıvayla resmî bir ciddiyet sağlanacağı düşüncesi kültüreldir.
Sanatçı, yalnızca yönü hakkında sürekli kararlar almak ve bir duruş sergilemek zorundadır. Bu dışarıdan kolay görünür; ancak hiç de kolay değildir. Sanatçı çoğu zaman rağmen sanat yapar. Ona rağmen, buna rağmen sanat yapar; enerjisi yettiğince…
Üç konuya kısaca değinip bitireyim en iyisi. Geçen haftanın, kimse işlemezse fark edilmeyecek ayrıntıları…
Zonguldak Edebiyat Günleri
Sanırım dördüncüsü yapılacaktı. Bu yıl da gerçekleşsin istedim ve süreci biraz hızlandırmaya çalıştım. Yeni kitabım çıktığı için okurla buluşma fırsatlarından biri olacaktı kuşkusuz. Yeni kitabı çıkan birçok kişi vardı; onların da bulunduğu bir ortamda katılım için duyuru yapıldı. Ancak bir soğukluk olduğu belliydi, yeterince ilgi görmedi.
Aslına bakarsanız, her koşulda yapabileceğimiz bir katılımcı sayısına sahiptik. Buna rağmen benim önerimle etkinliği erteleme kararı alındı. Bunun üzerine Zonguldak Kent Konseyi’ndeki arkadaşlarla görüştüm ve etkinliği belirsiz bir tarihe bıraktık.
Bu konu, benim dışımda da birkaç kez ele alındı. Ben kendi açımdan değerlendirmemi yapayım: Kentin içinde ciddi bir diyalogsuzluk var. Devrek Kitap Günleri’ne yoğun katılım olduğu görülüyor. Bu durum Zonguldak açısından inciticidir. Kültür insanlarını göreve çağırıyorum. Elbette hiçbir şey yapmamak da bir şey yapmaktır.
Onur Türkçelik ve E.K.İ. Radyosu Belgeseli
Onur Türkçelik ile bu belgesel vesilesiyle ve BEÜN GSF Asma’dayken Kutlu Hoca’nın yanına uğradığı dönemde tanıştık. Konu uzun; ancak sorunu Necdet Kutoğlu yeterince çerçeveleyerek dile getirdi. Necdet’i cesareti nedeniyle kutluyorum.
1 Şubat’ta, E.K.İ. Radyosu spikerlerinden Adnan Ömür’le bir Kent Söyleşisi yapıldı. Düzenleyen ZOKEV’di; moderatör, yani yönlendirici ise Aladdin Kara’ydı.
Zonguldak belleği açısından önemli ve değerli bir sunumdu. Buradaki temel sorun, yıllar önce çekilen E.K.İ. Radyosu belgeselinin sonunda, yapımda emeği geçen bazı kişilerin isimlerinin jenerikte yer almamış olmasıydı. Bu durum, isimleri yazılmayanlar açısından yıllar boyu motivasyon kırıcı bir etki yaratmıştır.
Necdet Kutoğlu bu konuda haklıdır. Emek verenleri yok saydığınızda mutlaka bir şeyler olur. Kültürel olarak, karar verme hakkını yalnızca kendinizde gördüğünüzü ilan etmiş olursunuz.
Aladdin Kara ağabeyin yazdığına göre, belgesel yeniden düzenlenecek ve bu eksiklik giderilecekmiş. Belediye Sinemasında da gösterilecekmiş. Bu yaraya pansuman olur. Yine de bu yarayı kapatan zaman olacak maalesef.
Biz o dönemde emek verenlerin ruh hâllerini ve bu durumu yıllarca taşımak zorunda kaldıklarını biliyoruz. Buna üzülüyoruz. Bu tür yok saymalar, görünür olmayan ama çok derin kişisel üzüntülere neden olur; enerji tüketir, motivasyonu bozar ve ekip işi gerektiren çabalara karşı güvensizlik yaratır. Yarın artık çok geç olur ve Alaaddin Kara gibi kolaylaştırıcıları da bulamayabilirsiniz.
Örneğin o dönem sinema-televizyon bölümünden mezun bir arkadaşımız bugün alanı dışında bir işte çalışıyor. E.K.İ. Radyosu’nda ismi yok. Sanatsal motivasyonu ve ekip çalışmalarına bakışı bugün kim bilir nasıldır?
Ahmet Öztürk’ün Tanıdıkları, Tanımadıkları
Ahmet Öztürk, açıkça söyleyeyim, yetersiz bir okur ve yazar olarak belediye çalışmalarının haberleştirilmesinde yalnızca bir siluet süsleyicisidir.
Şu an yazmak istemediğim bir polemik nedeniyle ayrıldığım Çaycuma Belediyesindeki görevimin “Duvar Süsleme Teknikeri” olduğunu hatırladım. Başkanın metinlerini süsleme konularında Ahmet kadar başarılısını görmedim. Ancak kitap değerlendirmek ve yazarın anlatmak istediğini okura aktarmak daha farklı, daha samimi ve yeterlilik gerektiren bir alandır. Bu işi, maaş ya da makam kaygısıyla yaşayan biri gerçek anlamda yazamaz. En azından Ahmet örneğinde bunu görüyoruz.
Yukarıdaki konularla birlikte düşündüğümüzde, kültür insanlarının sanat alanında ne kadar belirleyici oldukları ortadadır; yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla…
Maaşınızı hak etmenizi diliyorum. Hiç olmazsa bundan sonra. İşinizle ilgilenin; her şey olmaya kalkmayın.
İki romanı marketten alınır gibi aynı yazıda tartarsanız, baştan hatalı bir ölçüm yapmış olursunuz. Çaycuma’nın dolmuşlarında gidip gelirken okuduğunuz kadar metinle roman değerlendirmecisi olunmaz. O koltuklar okurken kafayı fazla sallıyor. Japonya’da ya da Almanya’da metroda kitap okumaya benzemez bu durum. Maalesef eldeki teknoloji bu. Özenilen yerler oralar ama altyapı burası.
Hızlı yazma kursuna gitseniz de Ahmet gibi okuyabilirsiniz. Olay Zonguldak’ta geçiyordu. Gerisi “Ben onu tanıyorum, babasını tanıyorum, amcasını tanıyorum.” Ah, şu tanışıklıklar… Taşrada kültür taşeronu olmak!

























