“Falan hep kültür müdürü hep kültür müdürü… Filanca hep başkanım’cı hep başkanım’cı…” dilime dolandı… Sadece Süleyman mı pragmatist? Ben böyle söylüyorum son günlerde bu şarkıyı…
Bazı insanları dürüst bulmuyorum! Yaşadığımdan öğrendiğim bir şeyler var çünkü. Bunlardan biri beni saplantı haline getirmiş. Köşe yazılarımla yeni tanışıyormuş gibi bir köşe yazısını ortak üye olmak zorunda olduğumuz bir whatshap grubunda paylaşıp, İngilizlerin bla bla bla diye geçtikleri satırlardan sonra dilinin altındakini çıkarıp soruyor.
“Senin gerçekten sorunun nedir? Sevgili Mete.”
Sanki tez konusu benim. Bu türden gruptaki paylaşımları artıyor. Ben de onların kamera görüntülerini biriktiriyorum. Egosu ile düşünenler sizi sonu gelmez bir tartışmaya çekmek ister. Yanıt vermemeye çalışıyorum. Yine de satır aralarından bile anlaşılıyor, kimlerle ittifak kurmuş, neler konuşmuşlar. Zamanla insanları o kadar iyi tanıyorsun ki bu can sıkıcı bir isteksizliğe dönüşüyor.
Şimdi ben bu kişiyi bir yerde görsem, moralim o sırada kötü olsa, kendimi tutamasam ve frenleri koyversem, biz bu yaştaki yüksek lisans öğrencileri için iyi bir örnek mi olur?
Yahu bu hayatı bu yüzden sevmiyorum. Keşke düello yasal olsa, diyesim geliyor. Kendimle dalga geçmenin başka yolunu bulamıyorum.
Bu tipleri hayatın karşımıza çıkarmasının ilahi bir nedeni olmalı! Yoksa hakikatten nihilist penguen olası geliyor insanın. Aklıma, geçenlerde üniversiteden 6 yıl sonra mezun olup Zonguldak’tan giderken yaşadığı tüm o kötü süreçte emeği olanlara küfür eden kızcağız geliyor. Eminim çok kötü şeyler yaşattı bazıları ona. Çok güzel geçmesi gereken bir öğrenme süreci zehre dönüştü. Kimin bunda emeği varsa o kız adına bende a… s…yım! Bitmiyorlar bir türlü.
Öncelikle hemen söyleyeyim. Şu yanak okşar gibi tanrısal “Sevgili Mete.” Gibi hitapları sevmem. Ancak dürüst olayım bunu gerçekten sevdiğim bazı arkadaşlar da bazen hitap biçimi olarak kullanıyor. Sanırım az da olsa ben de bu haltı yiyorum. Bu, ya mektup çağından kalma bir hitap şekli, o zaman eyvallah! Hani “haberleşmiyorduk da aklıma düştün, hal hatır sorayım dedim, sevgili Mete” şeklindeyse hiçbir diyeceğim yok. Ama hayatı insanları aptal yerine koymak ve küçümsemek ile geçmiş birinin seslenişi ise sizi aklınca tiye alıyor demektir. Aslında sen o hitap şeklinde hitap ettiği ikinci tekil bir şahıs bile olmuyorsun! Öyle bir durum ki, aslında seslendiği sen değilsin; seslendiği gerçekte aslında içinde bulunduğunuz toplumsal zorunluluk halinden kaynaklı kişiler. Size hitap edip aslında onlara bağırıyor: “Bakın ben ne buldum!”
Allahtan “ne buldun” diye zırvalayan çıkmadı. Egosu ile baş başa kaldı. Sizi üçüncü kişi yerine koyan whatshap gruplarında ki bu tür kişilere katlanmak zorunda değilsiniz. Gruptan çıkın gitsin! O sırada çıkamıyorsanız, zamanı geldiğinde ilk siz çıkın! Bırakın kendi aralarında nasıl uluyorlarsa devam etsinler.
Şimdi! Ben yeni başlamış bir köşe yazarı değilim. Bu yukarıdaki içindeki küçük çocuğun tatmin edilmemiş sevgisel noktalarını ego olarak büyütmüş yetişkine ya da yetişememişe ve daim ilham aldığı yeni dostlarına, hatırlatayım. Öncelikle ona şunu sorayım: köşe yazısı okumaya yeni başladın sanırım. Böyle “ben bunun hakkında ne bulabilirim” kafasıyla okumaya başladığına göre yanlış yerden girmişsin. Yine çıkarsın sen bu alışkanlıktan. Önyargıların ve egolarınla yeni senaryolar yazarsın. Tahmin etmek zor değil.
Yaşamdan öğrendiğim bir şey daha var! Birileri arkandan senin hakkında konuşuyorsa dönüp dolaşıp sana geliyor bu laflar. El uzattığını söylediğin dostları bu yüzden merak etmiyorum. Onlar o eli arkamdan itmekte kullandıkları için yazıyorum.
Dost, arkadaş gibi asla küçümsemeyeceğim değerleri bazılarına hatırlatmak istediğim artık romanlarımda kullanıyorum. Çünkü yaş icabı da bu hayatın çoğu geçti gitti zaten. Bu tür ilişkilerle tekrar uğraşmaya gerek yok. Zaman kaybı. Ama bir roman yazarı olarak ve bir köşe yazarı olarak bunları yazmayacağım da neyi yazacağım?
Anladım, sen köşeleri böyle kötü niyetle okuyorsun ama herkes öyle değil. Köşe yazıları zaten deneyimlerden ortaya çıkar. Hatta deneysel yazılar olur. Roman ve öykü de buna benzer. Hayata dair ne öğrendiysek yazıya çiziye konu olur. Edebiyat ve sanat budur. Gazeteciliğin edebiyatla kesiştiği gerçek noktalardan biri de budur. Sen bu köşe yazısını “nasılsa taşı gediğine koydum” diyerek belki okumayacaksın bile ama ben sayen de bu noktadan bunları da yazma fırsatı buldum. Konu hafif olduğu için teşekkür bile ederim sana.
Haftanın Notları
1. İnstagram da yine bir resim bölümü mezunu öğrencinin resim satamamakla ilgili bir videosu vardı. O kadar iyi anlıyordum ki “artık üretmeme dayalı olmayan bir iş arıyorum” feryadını. Ağlamamaya çalışmak ile ilgili mücadelesini… Resim bölümü ve diğer kötü gidişattaki bölümler için çözüm üretmeyen ama cakasından geçilmeyen her yöneticiye ben de bir kere daha lanet okudum. Buradaki yazılar niye, neden, hangi sorunla yazılıyor, sebepleri bunlardır.
2. Hakan Kutoğlu Hocayı severim. Öyle oturup uzun uzun konuşmuşluğumuzda yok. Bütün sevgim, işini iyi yapmasından, kent sorunlarına uzak biri olmamasından, entelektüel bir yapısının da olduğunu hissettirmesinden… Fakat en son yapay zeka paylaşımlarındaki durak karşısındaki binalarla ilgili önerisi beni şişirdi. Fütüristtik ve zaten maddi nedenlerle yapılmayacak bir projenin düşüncesi. Samimi olarak söyleyeyim. GSF, Mimarlık fakültesi hatta sosyoloji ve felsefe fakülteleri bu gibi öneriler için var. Demek ki bu bölümlerdeki öğrenci, mezun ve öğretim üyeleri o kadar işlerine yabancılaşmış ki görülmüyorlar bile… Buradan ifade etmek isterim ki bizim bu türden yaptığımız paylaşımlar şehrin önde gelen yerel haber sitelerinde böyle çok çok yer bulmaz. Sebebi Hakan Hocanın herkesin sevdiği önemli bir akademisyen olarak gözükmesi de olsa haber siteleri açısından değerlendirilmesi gereken bir şey var. Bu tür şehir konusunda fikir geliştirebilecek bölümlerde okuyanların düşünceleri nedir? Onlar neler yapıyor veya Hakan Hoca gibi yapay zekâyı kullanarak bir şeyler planlasalardı dikkatinizi çeker miydi? Bu konuda onları özendirecek bir şey yaptınız mı?
3. Bürokratlar arası teleferikte gidip gelen haberlerin komikaze etkisi yaptığını gösteren bir haber miydi bilmiyorum ama geçen haftanın bence en önemli haberlerinden biriydi: 6 Sene sonra Zonguldak BEÜN’den mezun olup giderken yazdığı mesajla haber olan öğrenci kızın “yapımda emeği olan herkesin a… s…m” demesi. Bu hale gelmesinde ve bu küfrün edilmesinde, şehrimizin bu görünümüyle anılmasında emeği olanların hak ettiği bir küfür bence…
4. Zonguldak’ta estetik duygusu olan başta rahmetli Mustafa Eyriboyun hocamızı, Hakan Kutoğlu hocamızı, bu kente değer verdiğini bildiğim ancak yılgınlık yaşadığını düşündüğüm Kutlu Gürelli hocayı; hatırlatmak isterim bir kere daha. Yeni eklenmelerle liste uzayıp gitsin. Kutlu Gürelli zaten burada başladığı akademisyenliği kendinde saklı kalan nedenlerle bıraktı gitti. Ancak burada olduğu dönemde resim bölümü öğrencileriyle birlikte kentle bağ kurarak sanatı sokağa çıkaran cesur işler yaptı. Ondan sonra bu türden çalışmalar görmedim.























