Değiliz tabii. Hepimiz değil. Bazıları doğuştan şanslı… Onlara bir şey olduğu yok bu düzende. Bazıları da doğuştan şanssız! Benim demem, kendini ortalarda bir yerde görenlerle ilgili. Altı, zaten “Allah kurtarsın’a” girer; üstü de “Allah verdikçe vermiş’e”…
Son üç aydır kafam AYLAK adlı kitabımın yazım sürecinin tamamlanması ve basım sürecinin gerçekleştirilmesi ile ilgili geçti. Aylaklık yapmayıp çalıştım yani. Sürrealistlerin sözcüsü ve lideri Andre Breton “ ne mutlu kitap yazacak kadar zamanı olana” der. Yani iyi bir kitap için değerli bir zaman dilimini gözden çıkarmanız lazım.
Bizden çok daha önceden burjuvalığı özümsemiş, dünyaya armağan etmiş ve tarihini yazmış Fransızlar için çok belirgin anlamları vardır Breton’un sözünün. Sistemli bir şekilde günlük rutini ve bürokratik yapı içinde çalışma hayatı olan Fransızlar kültürel doyuma ilk ulaşan milletlerden olmuşlardır. Bizde de yerli yersiz söylenen “dünya da yazılmadık bir şey kalmadı” sözünü çoktan tükettikleri için doğrudan kullanma hakkına da sahiptirler. Biz ise burjuvalığı bile slogan çapında algılamış olduğumuzdan tamamlanmamış bir kültür politikası içinde bu sözü kültürel eksikliklerimizi düşünmeden kalıp olarak kullanırız. Aslında Fransızlar için de geçerli olan şudur: Dünyanın veya insanlığın kültürel olarak birey bazında tüketilmesi mümkün değildir. Ancak kültürel doyuma ulaşmak bir zihin meselesidir. Yani kafan başka bir şey almıyorsa, geçmiş olsun.
Kültürel yaşantıyı hayatınıza geçirmek boş iş değildir ama zaman alacağı için zamanınızı alacak bir iştir. Bu yüzden AYLAKLIK bir haktır. Sürekli çalışmayı düşünmek, sürekli çalışamayacağın için özel nedenlere bağlı bir sorunu işaret eder. Ama çalışma hayatına geçiş yapmış biriysen ne mutlu sana. Bu zamanda harika bir ayakta tutucudur. Diğer yandan işsizlik elbette lanet olası bir şeydir.
Yaşlılara yaşlılık aylığı kadar aylaklık hakkı da aylıklarına yansıtılmalıdır. Bu “hadi canım sende”cilerin anlamayacağı bir şey, biliyorum. Ancak bir yerden sonrası dönüşsüz bir süreçtir. Bu süreci olsun insanların keyifle yaşamaya hakkı olmalıdır diye düşünenlerdenim. Zaten neredeyse doğumdan itibaren kaza bela yaşıyoruz. Çalışma hayatlarımız ya da işsiz geçirtilen yıllarımız da dönüşsüz ve tırpanlamalarla ya da sabırla geçip gidiyor. Aksini bugün ancak yukarıdan paraşütle indirilmiş şakşakçılar iddia eder, sanırım.
Aylaklık Hakkı
Bir toplumun en çok yanlış anladığı hâllerden biridir aylaklık. Çoğu zaman tembellikle, sorumsuzlukla ya da hayata tutunamamakla karıştırılır. Oysa aylaklık, her şeyden önce zamanla kurulan bilinçli bir ilişkidir. Saatlerin verimlilik tablolarına, dakikaların performans çizelgelerine sıkıştırılmasına karşı sessiz bir itirazdır.
Aylak, günün içinden bir boşluk açar. O boşlukta ne yapacağı önceden belli değildir. İşte tam da bu belirsizlik, çağımızın en tahammül edemediği şeydir. Çünkü belirsizlik denetlenemez; ölçülemez; raporlanamaz. Aylaklık bu yüzden tehlikelidir. Düşünmeye alan açar, bakmayı yavaşlatır, aceleyi bozar.
Bugün bize sürekli "meşgul" olmamız gerektiği öğretiliyor. Meşguliyet bir erdem, durmak ise ayıp gibi sunuluyor. Oysa durmayan zihin yüzeyselleşir. Sürekli koşturan insan, bir süre sonra neyin peşinde olduğunu da unutur. Aylaklık tam bu noktada devreye girer: İnsanı kendine yetiştirir.
Walter Benjamin’in flanörü gibi, aylak da şehrin içinde amaçsızca dolaşır görünür; ama aslında her şeyi kaydeder. Vitrinleri değil, aralık kapıları izler. Gürültüyü değil, aralarda kalan sessizliği duyar. Aylaklığın üretkenliği buradadır: Sonuç üretmez belki ama anlam biriktirir.
























