Yapay Zeka çıktı, herkes sanatçı oldu. En azından çizmeden resim yapmak mümkün oldu. Yazmadan şiirleştirmek, öyküleştirmek, köşeleştirmek mümkün oldu. Zaten sanat alanı bir dış kapının mandalı muamelesi görürdü, şimdi hepten organ mafyasının eline düştü. Belediyenin sokak hayvanları barınağına bakış kategorisinde!
“Sanat önemli.” Buna kimsenin lafı olmaz da içeriğine kafa yoran olmayınca askıda Ülker bisküvi gibi sırıtıyor. Oysa başı sonu açık bir cümleden bahsediyoruz… Hatta kıçı başı açık bir cümle… Ama bu açıklık aleladelikten geliyor. Kamu malı, bizden alınan vergilerle yapılmış, üzerinde çekirdek çıtlatabilirmişsin gibi bir söz. Nedeni tısss gelmesi trısss gitmesi.
Sanat, sanat kurumları tarafından bile neredeyse umursamazlıkla karşılanan bir disiplin. Birkaç kişi dışında keyifle sanat konuşacak birini bulmak zor. Gerçekte birçok insanın sanat olmadan da yapabildiğini biliyoruz…
Ben niye dert ediyorum peki? Hayatımın neredeyse tamamı sanata inanmak ile geçtiği için. “Sanatçıyım” demek alayla karşılandığı bir dönem olmuştu! (Ya, gerçekten! Her şey bitti de sanatçı mı kaldı der gibi bir dönem! Sanatçıyı görmek istemediği için “sanatçılık da sana mı kaldı” dedikleri bir dönem…) Belki bu tavırlar genel ve her dönem de oluyor… Neyse, benim de böyle bir dönemim oldu demek istiyorum. O dönem de inadına “sanatçıyım” diyordum. Bunun farkında bir ben olsam bile yaşama felsefemin ve amacımın en büyük parçası oldu.
Sanata inandığını düşündüğüm kişilerle aram iyi oldu. “Mış” gibi yapanlara yanaşmamaya çalıştım. Sanatı istediğim düzlemde değilse de farklı şekillerde tartıştığım bazı eski dostlar, giderek aramızdan ayrılmaya başlayınca, aslında Zonguldak için yeri zor dolacak değerlerini anladığım insanlar oldu.
Bazılarının ise asla bir daha benzeri bile gelmez. Örneğin Mustafa Eyriboyun. Mümkün değil. Hamit Kalyoncu… O emeği veren benzer birileri olsaydı herhalde ortalarda olurdu. İsim vererek gitmek bazı değerlerimize haksızlık oluyor. O yüzden bu şekilde hatırlatmayı burada keseyim. Başka yazılarda unutulanları, fazla anılmadığını düşündüklerimi yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim zaten.
Sanatsal üretim bir gereklilikse nedenleri belirgin olmalı. Ortada somut bir şey yok. Demek ki gereklilik olarak da bakılmıyor sanata… Söz gelimi üniversitelerin bölümlerinden mezun olup da en az para kazananlar sanat alanından mezun olanlar. Kendi bölümümü örnek vereyim. Resim bölümünden mezunsanız sap gibi açıktasınız. Belki resim öğretmeni olarak atanırsanız kurtuluşunuz var. Bugün için bu olasılık çok kişi açısından olasılık kapsamından bile çıkmış görünüyor. Halk Eğitim de bile yer bulamıyorsunuz! Geriye kalan ve bu bölümden kişilerin yerleşmesi uygun olan yerler bile örneğin belediyelerin tanıtımları veya mekân düzenlemeleri için istihdam edecekleri birimleri neredeyse çoğu başkanın ve meclisin son tercihi… Kısaca söylemek gerekirse kamu alanında kapılar mezunlara kapalı değil, çok kapalı! Bunca atanamayan öğretmen niye intihar etti sanıyorsunuz? Spor diye mi? Dört yıl okuyup ondan sonraki onca cefa… Ama bilmem kimin çocuğu tirink iş de… Bilmem kim emekli olur ikinci maaşla hemen işi bulur. Bilmem kimler diyarından başka bir boyutta yaşıyoruz sanki biz.
Babadan kalan biraz mal mülk para pul varsa özel olarak atölye açmanız, kurs vermeniz filan gibi olanaklar var. Tabii, öğrenci bedava kurslar yerine sizi tercih eder ve sayıca kirayı ödeyecek, ayı kurtaracak bir gelir sahibi olabilirseniz sevdiğiniz işi yaptığınız için mutlu olursunuz tabii. Ancak bu da herkesin yapabileceği bir şey değil maalesef… Geriye kalan tüm yollar aylık geçiminizi sağlamanız için yetersiz kalacaktır olasılıkla… Telifli işler açısından parlak bir ülkede yaşamıyoruz. Rakibiniz çok olur ve yeterli parayı her zaman kazanmak mucize gibi bir şeydir.
Sanatı konuşmaya başladığımızda birçok kişinin alnına ağrılar saplanıyor, sıkıntıdan patlıyor. Marks’ın “Felsefenin Sefaleti” ne gönderme olsun: yaşadığımız uzun süredir “sanatın sefaleti” dir.
Sanatsal üretim toplum yaşantısında bir gereklilikse sürekli aktivizm sanatın geleceği açısından bir çözüm yolu olabilir mi? Bu soruyu soruyorum çünkü yakın bir gelecekte bu sorunun birçok kişi tarafından birçok alanda sorulacağını düşünüyorum. Sebebi basit: Dünya şu yaşadığımız delilik sürecini bir yerden sonra kaldıramayacak. Gelinen teknoloji aşaması ya zengin bir zümrenin yardımcısı olacak ya da toplumsal bir ortak kullanım havuzu, herkese açık demokratik bir iş kolaylaştırıcı olarak kullanılacak… Tabii bu süreçte başka kim bilir neler neler olacak! Her zaman olduğu gibi birinci şık uzun vadede ağırlığını koruyor.
Sanat önemlidir; bu konuda kimsenin itirazı olamaz. Ancak bu, belirsiz ifade tatmin etmiyor. Gerçekte, birçok insan sanat olmadan da çeşitli şeyler yapabiliyor. Eğer sanatsal üretim bir gereklilikse, bunun nedenleri net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Eğer, sanat hayatımızda olacaksa sanatçıları desteklemeye çabalaması gerekenler vardır. Ama önce Türkiye’de kurumların bu alandaki kötü sicillerini düzeltmeleri gerekir. Bu lafların havada kalacağını biliyorum canım! Mevzu, belki geleceğin yöneticilerinin içine bir foton parçacığı olsun düşürebilmek… Çin uzaya ışınladı foton parçasını! Biz kalplere de mi dokunamayacağız? O parçacığın tohumlanıp bir gün iyiye kullanılacağını ummak. Bütün hayalimiz bu kaldı.
Marks’ın “Felsefenin Sefaleti”ne tekrar atıfta bulunalım. O sefalet aklın çürütülmesidir. “Sanatın sefaleti” değil “sanatçının saadeti” üzerine yazıp çizebilsek biraz. Buna da sıra gelinceye kadar daha ne çok şey var sırada…
Aslında şu yukarıda “sıra gelinceye kadar” ifadesine gönderme belediye meclisinden bir üyeye ve bir milletvekilinin söylediğini söylediklerinden hafızamda kalan! Lafı ağzımıza tıkmaları aslında bu kadar kolay işte! “Sanat” diyorsun… “Biz sanatçıları seviyoruz” deyip kestirip atarlar. Sevmeyin! Ben artık sizi sevmiyorum, örneğin.
























