Yağcılar da eski yeni evler iç içe. Bu yeşillik tepelere ilk yerleşimcilerin kendince mimarisi kondurulmuş, önceleri planlı sonraları gelişigüzel! TTK (veya EKİ) evleri ile kooperatif mahalleleri eklenip yakın komşu olmuşlar… Türkiye’nin her tarafından insan var. Ama bu kesim güzel bir Türkçe konuşuyor, öncesi neresi olursa olsun insanlar daha çok “Zonguldaklıyım” diyor. Zonguldakspor birleştiren bir öğe… Taşkömürü öğünülen bir ürün. Denizle, yeşilliğin, doğal güzelliklerin ve cumhuriyetin olanakları ile yapılan binaların, yolların, merdivenlerin harmanı ile öğünülüyor.
İnsanlar sadece giderek Özal sonrası yatırımın azalması ile oluşan kaderine bırakılmışlığa tepkili. Her şeyin düzeleceğine bir umut halen varsa da göç başlamış… Yavaştan gençler başka iller de gelecek aramaya çalışıyor.
Bir tarafta Fener Mahallesi ve Yağcılar çevresi olarak bizim oradaki bağlarımız veya tanıdıklarımız. Bir tarafta Rüzgarlı’sı, Mithatpaşa’sı, Tepebaşı’sı, Kapuz’u… Hastane ve stat çevresi. TED Koleji, yıkılan Teneke Mahallesi.
Benim Oturduğum Kadırga Yokuşu, 467 Evler ve 168 Evler…
Ama hepsinin ortası Yağcılar… Yağcılar çeşmesi, dutlar, merdivenler arası bir ana yol… Onun köprü mevkiine yakın bir yerde, halen bazen kullandığım merdivenli yolun ilk basamakların da Ruhi’lerin evi.
Ruhi’nin babası sanırım terziydi. Benim de annem terziydi. Ama ne Ruhi ne ben terzilikle alakayız. Ruhi temiz ve şık giyinirdi. Şapkası eksik olmazdı. Şapka konusunda rol modelimdir. Benim şapkam kovboylar gibi yıllarca kafamdan düşmez. Onun şapkası biraz Şerlok variydi. İngiliz tarzı.
Şifalı bitkileri iyi tanıyordu. Geçirdiğim bir rahatsızlık sonucu bana sinirli yaprak otunu kaynatıp içmemi söylemişti. Bu ot her yerde bulunuyormuş. Kendi de içiyormuş. Gerçekten bizim evin duvarlarının dibinde yetişmiş sinirli yaprak otları bulmuştum.
İlk entelektüel muhabbetlerimizi yapabildiğimiz günler. Sonra buna suçmuş gibi entel dantel küçümsemeleri giydirildi ya! Alın Türkiye’nin bu halini ve giyin dantelli elbiselerinizi şimdi! Neyse bizim milletin insan kodlama şekilciliği işte… Başlasan mevzu bitmez.
Zonguldak’ta Kapuz tarafında Yeşil Mahalle’de ki nasıl olduysa ayakta kalabilmiş muhteşem 600’lük Meşe ağacının varlığından beni haberdar etmişti. O zamanlar dibinde bir çay ocağı vardı. Sohbete devam ederken oturup çay içmiştik. Çok güzel bir gündü.
Orman İşletmeleri üstünde ki çatıdan bakıp aşağıdan geçen tren dumanını seyrettiğimiz, Kadir Ağa Anıtı o yıllarda ayakta olduğu için üzerine konuştuğumuz günlerdi. Zonguldak’ta geçen ve Emirgan Otel’de sahnelerinin olduğu Hülya Koçyiğit filmi üzerinden konuşuyorduk bir ara sanırım. Biz araçsız oradan oraya yürürken saatler geçiyordu tabii. Ama Türk filmlerin de kahramanlar senaryo gereği bir Kordonboyu’nda arkasından hemen Emirgan Otel’de aynı sohbete devam ediyorlar… Aslında bu daha çok o yıllarda yeni furya halinde devam eden Arabesk filmlerin devamlılık sorunuydu. Kahraman bir Manavgat Şelaleri’n de, ardından Peri Bacaları’n da ama konuyla ilgisiz, devam ediyor. Süperman hızı!
Kahkahalarla güldüğümüz Türk sinemasında yapılan mantık hataları ile ilişkilendirdiğimiz hayatın bağdaşmazlıklarına espriler ürettiğimiz gezilerimiz. Muhteşem Karadeniz’in dalgalanmalarına bakarken o ışıltıları tuval de nasıl verebiliriz diye ettiğimiz sohbetler.
Yazıp çizme üzerine bilgi şenliğinde bulunduğumuz çevirmeli telefon zamanları o yıllar… İnsanların kimden telefon geleceğini sezdiği günler… Kır Kahvesi’n de buluşup, çayımızı yudumlarken kitap tavsiyeleri ile süren güzel zamanlarımızın arkadaşlığı…
Birol Üzmez’in şimdiki BKM’nin eski nikâh salonu tarafındaki asma katta oluşturduğu sergi mekânı ve slayt gösterileri için sözleşip gitmeler. Çizgi roman üzerine konuşmalar… İlk felsefe ve dolayısı ile Aristo mantığı hakkında aldığım tavsiyeler… Hatta Marks’tan bahseden bir arkadaş. Ki, henüz Nazım Hikmet’le bile kafamız da daha doğru dürüst tanışmamış, 80 darbesinin baskıcı eğitim sisteminin uzun süre Nazımla buluşmanın önünü kapattığı yıllar o yıllar! Ruhi’den okuma tavsiyeleri…
Karikarmakatür ile hareketlenen her görüşten kişinin bir araya gelebildiği TUSAK çatısı… Orada yıllarca sürecek karikatür ortaklaşmalığı… Sonrası her zaman ki gibi ayrışmalar olsa da…
Ruhi, tüm bu evrenin en keyif aldığım arkadaşlarından biriydi. Belki bu keyfi TTK da, MTA’da filan çalışmadığı için, kurumsal bir bağı, onu çok bağlayan bir ağı olmadığı için yaşadık. Özgür kafalıydı ve iş ortamlarının ciddiyeti ile hayatımıza daha da duvar örmeye çalışan kontrolcü zekâların boğucu tutumu yoktu onda. Bu yüzden Zonguldak’ta sayısı az olan nevi şahsına münhasır insanlardandı.
Ben askere gittiğim de Ruhi’de kardeşi Kürşat’ın peşinden İstanbul’a yerleşti. Sarıyer’de ki bekâr evlerine gittim asker iznin de…
Mizah dergilerine ve yayıncılık işlerine girişmişlerdi 90’ların başlarında… Bir süre Gırgır’da çalıştı ama Oğuz Aral sonrası… Dergi mizahına çabuk adapte oldu. Kaikarmakatür sergilerindekinden farklı, piyasanın istediğine geçmek zor bir işti. Sıradan biri değildi ve girişimciliklerini Parazit mizah dergisini çıkartarak devam ettiler abi kardeş. Bu zaten bölünerek çoğalan ama en çok satanları belli olan piyasa da tutunmak zordu. Sanırım 1995’te basılan Parazit Mizah Dergisi bir 30 sayı kadar çıktı. Bence derginin ana sorunu kitleyi içten yakalayamamasıydı. Benzer dergiler olduğu için yeni bir şey vadetmiyordu. Ama bu başlangıç için iyi bir deneyim olabilirdi. Ne ki şartlar giderek zorlaştı, piyasa giderek ayakta kalmanın daha da zor olduğu bir hale büründü. Sonrasında Ruhiler ne yaptı pek bilmiyorum. Çünkü Parazit döneminin başlarında dokuz sayı kadar çizgi roman yazıp çizdim Zonguldak’tan. Sonra o eski muhabbetin tadı kaybolmaya başladı. Bende kendimi geri çektim. O da Zonguldak’tan yıllarca uzak kaldı. Bir iki sefer karşılaştık. Herkes hayatın temposuna ayak uydurmaya çalışıyordu artık.
67’liler Platformu’nda ki aktif yazılarını görünceye kadar iletişimsizdik. Ancak her daim tanıdıklarıyla sohbetlerde Ruhi’den söz açılırdı. Talihsizlik bu sefer bir veda nedeniyle konuşuyoruz arkasından. Şimdi geriye baktığımda Ruhi gibilerin daha çok memur tipli kişilerin daha az olmasını isterim. Öyle de olmalıydı ki daha çok sanat ve doğa konuşulsun. Elbette bu sistem de bu imkânsız. Sanat ve doğanın güzellikleri parti-küler hırslar kadar para etmiyor irade nazarında.
Ruhi bence hayallerinin peşinden gitmeye cesaret edebilmiş bir arkadaşım. Çoğu gibi garanti bir hayatın rahat gölgesinden atıp tutmadı. Okudu, esprili bir şekilde sohbetini yaptı. İstanbul’a yerleşti. Zonguldak’ı unutmadı.
Nevi şahsına münhasır Ruhi Köktürk’e veda ediyoruz biz sinirli yaprak otları, Karadeniz’in parlak ışıltılı dalgaları, yüce Meşe Ağacı, kadim arkadaşları…
Not: Fotoğraf Karikarmakatür sergisinden, “Emral Çarşısı yanında” ki, ‘Tekel Güzel Sanatlar Galerisi’ idi bir ara adı… Ruhi, en başta; fotoğraftaki kayıplarımıza huzur dilerim.
























