Bizden öncekiler, abilerimiz ve ablalarımız, zamanında E.K.İ.’de (Ereğli Kömür İşletmeleri), yani bugünün T.T.K.’sında (Türkiye Taşkömürü Kurumu) işe ne kadar kolay girilebildiğini anlatırlar.
Benim dönemimde de böyle bir şey olduysa da bana denk gelmedi; ancak bizden öncekilerin işe girme hikâyelerini duydukça ağzım açık kalmıştır. Merak edenler, yaşları 70’in üzerindekilere anlattırsın… Zorla ve sopayla Kordonboyu’ndaki çay bahçelerinden E.K.İ.’ye işçi alındığını bile anlatanlar oldu. Birçok kişiden de işi beğenmeyip iş değiştirme ya da işten kaçma hikâyesi dinledim. İnanılmaz görünüyor ama bunlar ve bunlar gibi daha nice işe girme, çıkma, çıkarılma hikâyesi ilginç ve sosyolojik bir alan oluşturuyor. Biz bugün derin işsizlik üzerinden başka çelişkiler yaşıyoruz; ancak geçmişte de böyle bir olgu yaşanmış. TTK’da işi beğenmemek gibi bir lüks varmış.
Ben, belediyeye girmenin bunca siyaset işi olduğunu çok geç anladım. Gençlere tavsiyem; güvenebilecekleri iyi birinden hayat dersleri alırken, böyle işe yarayabilecek tüyoları mümkün olduğunca çabuk edinmeleridir. Hayat bir yarış gibi akıyor. Bakmışsınız, en yakın arkadaşlarınız bir yerlere yerleşmiş, siz ortada kalmışsınız! Kimse kimseye ipucu vermiyor. Ya da ipucu verilmeyen bir ortamda doğmuş olabilirsiniz!
Babanız, ağabeyiniz ya da herhangi bir yakınınız, işe alınma turnike sistemlerinin başında olmayabilir. Sorup soruşturmaktan yılmayın! Bu sistemleri organize edenleri bulursanız, karşılarında ezilmeyin! Merak etmeyin, hiç de dürüst değiller.
KPSS falan filan… Bunlara girip çıkmaktan bıktığım için yazmayacağım bile. Ancak tüm bu zorunluluklar yine benim dönemimde adeta icat olundu. Zaten bürokrasi ve kafa karışıklığı oluşturma konusunda bizim yöneticilerle kimse yarışamaz. KPSS, ALES… Ön lisans, lisans… Gir çık… Sınava hazırlanma süreci, sınav parasını bulma derdi, sınava gidilecek günün stresi… Sindirim sistemi ve psikoloji için en büyük tehlikeleri yaşamak demek. Uyku bozukluğu, motivasyonun düşmesi…
Daha liseyi bitirmeden Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümünü, 1.800 küsur kişi arasından 18’inci olarak kazandım. Sınav düzenledikleri sayısız atölyede insanlar, çizim tahtalarına sarılıp alınacak 80 kişi arasına girmeye çalışıyordu. Fener Lisesinden, başta resim öğretmenlerim sayesinde sınavlara katılabilmiştim.
Kazandıktan sonra sorunlar yine başladı… İlk sorunum yurt bulamamak oldu. Yurda giremedim. Uzak bir akraba bulduk. Yetişme çağında üç çocukları vardı. Ders yapamadım, odaklanamadım. (Birçok arkadaşımın oğlu, babalarının tuttuğu evlerde okudu. Kimisi ev arkadaşı olunca çalışamadığından tek kişilik ev tuttu…)
Dahası, okula başladığım andan itibaren GSF, malzeme bütçesi oluşturmanız gereken bir bölüm olduğu için hep para sıkıntısı çektim. Gelen birkaç kuruşun hesabını yaparken ciddi anlamda moralim sıfırlandı. Okula ara verdim. Düzelir zannettim! Ancak dönemedim.
Alaplı’da, liseden bir arkadaşımın fındık bahçesinde çalışıp kazandığım parayla okula dönmeye karar verdiğimde ise Askerlik Şubesi önüme çıktı. Şubede çalışan kadın, gram empati kurmadan yüzüme tecil edemeyeceklerini, beni askere göndereceklerini direkt söyledi. Kendimi önce Bilecik’te, sonra Siirt’te jandarma olarak buldum. Taciz ateşleri yaşadım, bugüne göre uzun bir askerlik yaptım. Türkiye’nin dört bir yanından iyi devre arkadaşlarım oldu. Hayatta hepimizin yolu ayrıldı. Sivile döndüğümde ise yine işsizdim.
Babam da vefat etmişti. Birkaç iş denemem oldu; yürümediler. TTK ya da başka bir yer, işçi aldıklarından bile haberim olmadı; diğer resmî kurumlar dâhil.
Sonunda bir arkadaşım, üniversite defterini kapadığımı düşündüğüm bir sırada sınavlar için bana heves verdi. O dönem, girebileceğim ve maddi koşullar çerçevesinde şehrimde okuyabileceğim tek bölüm Tıbbi Dokümantasyon Bölümüydü. Girdim, okudum, bitirdim; ama Bülent Ecevit Uygulama ve Araştırma Hastanesi yeni kurulmasına rağmen ve birçok arkadaşım orada işe girebilmesine rağmen—ki o zamanlar işe alımları hastane müdürü yapıyordu—adamla gidip konuşmama rağmen, beni otuzlu yaşlarımın başında “yaşlı” bulup işe almadı.
Onun bugün felç geçirip yatalak kalmasına asla üzülmedim. (Eğer duyduğum doğruysa!) Size kapıları kapatanları asla affetmeyin! En azından başkalarına anlatın. Beter olsunlar… Hayat hiç de kolay değil.
Unutmayın: Çoğu kişinin şu an yaptığı işi yapabilecek milyonlarca genç ya da yaşlı insan işsiz. Bir sürü insan da yeteneksiz ama tanıdıkları sayesinde masa başına kurulmuş, örgün düzende adam takılıyorlar.
Bu torpillerin ve işe alımların ardında partiler, tanıdıklar, şehrin sözü geçenleri, şunlar bunlar vardı her zaman. Yani birileri bir çark kurmuşlar yıllar önce… Bugün bile yetişkin birinin örneğin politik birine “başkanım” hatta “müdürüm” filan demesinden tiksiniyorum. Im’lı Üm’lü tipler beni geriyor. Bu artık hemen herkesin yaptığı bir şey olduğu için zaman zaman ben de öyle demek zorunda kalıyorum. Kendimden de tiksiniyorum o zaman. İnsanlar birbirine ismiyle hitap etmeli. Rütbe olayı askerde, uşaklık Osmanlı konakların da mazi de kaldı! Ya da kalsın artık.
Yetişkinler, örnek olmak istiyorsa, saygı çerçevesin de kendilerine isimleri ile hitap eden gençleri teşvik etsin. İnanın toplum olarak kalkınmamızın yolu yağcılık yollu hitaplar değil! Yağcılık saygı filan değil. Bunun zıttı, ipi kopuk, hakaret yollu “dayı”, “hacı” gibi yapay hitaplarda doğru değil.
Örneğin birine mevkisin den dolayı “abi” diyor, aynı yaşlardaki bir başkasına ismiyle hitap ediyorsan, ahlakından sen kendin sorumlusun!
























