Ülkemizde okuma yazma oranının artması amacıyla , yurdun en uzak köşesinde yaşayan çocuklar için okullar yapılması devletin yurttaşlarına karşı görevi ve bir zorunluluktur.
Bulunduğunuz yerdeki öğrenci sayısı 10’u geçtiğinde, hele bir de sözü dinlenir tanıdığınız olursa okul talebiniz en kısa zamanda yerine getiriliyordu. Çoğu zaman köyün merasına yapılan bu okullar bazen de şişirilmiş sayılar ile kişilerin bağışlamış olduğu araziler üzerine yapılıyor , böylece plansız okullaşmalar köyden kente göçün hızlandığı zamanlarda öğrenci sayısının azalmasıyla kapanmak zorunda kalıyordu.
Özellikle Köy Enstitüleri ile aydınlanmaya başlayan kırsal hayat, kapanan okullarla birlikte yerini herkesin kendi kafasına göre bir din oluşturduğu “ tarikat ve cemaatlere“ bırakmıştı. Çok övülen o meşhur Demokrat Parti ile hızlanan bu süreç günümüzde hangi cemaatin hangi bakanlıkta sözünün geçtiği tespitlerine kadar ulaşmıştır.
Öğrenci azalması nedeniyle birer birer kapanan köy okulları öncelikle “ Yatılı Bölge Ortaokullarıyla” merkezileştirilmeye çalışıldı. Bu okulların 2010 yılında 574 olan sayıları, bugün 270 civarına düşmüştür. Son yıllarda yaşadığımız bir gerçeklikte okulu kapanan köylerdeki çocukların daha merkezi okullara taşınması olarak tanımlanan “ taşımalı sisteme” geçilmesidir. Çocukların ulaşımı , taşınan çocukların iaşesi ile birlikte değerlendirildiğinde aslında hiç de ekonomik olmayan bu sistem tek başına bir öğretmenin çocuklara yerinde bir eğitim ile verebileceklerinden çok daha fazlasını almaktadır. Çocukların her gün en az 2 saati, araç bekleme, okula gidiş ve dönüş ile boşa harcanırken ; çocuğun derse hazır oluşu hangi koşullardadır, evine döndüğünde yaşadığı yorgunluğu varın gelin siz düşünün.
Kentte yaşayan ve çocuklarını servis ile okula gönderen velilerin “ bizim çocuklarımızın da her gün iki saati okul ve ev arasında harcanmaktadır “ dediklerini duyar gibiyim. Doğrudur. Yaşadığımız günün koşullarında okula ulaşım kısalması gerekirken ne yazık ki okul yolu bir cendereye dönüşmüştür. Okulu yapıp zamanında kadrolu öğretmen ataması yapmayan, öğretmen sayısı tamamlandığında okulun gereken donanınımı yerine getirmeyen ve bunu velilerden bekleyen devlet anlayışı en büyük kusur sahibidir. “Yazı yazarak İsteme hakkını “ bile kullanamayan liyakatten uzak “bir şey istersem yukarıdakiler benim için iyi düşünmezler mantığı ile “ eyyamcılık iskelesinde” demirleyen yöneticiler ile kendi koşullarını zorlayarak çocuğunu daha iyi bir gelecek adına başka okullara taşımaya çalışan velilerin anlayışı da elbette kusurlular arasındadır. Bulunduğu yerdeki koşulları bir yurttaş olarak düzeltilmesi noktasında zorlamayıp “ kendi gemisini kurtardığını sanan veliler “ sistemin bir ileri aşamasında daha da tıkanmasına neden olmaktadırlar. Herkesin eleştirdiği bu kısır döngü yıllardır bu şekilde devam ederken sorunlar da kangrene dönüşmektedir. Sorun ortak iken çözümü de halkın iradesinden bağımsız değildir.
Adres değişikliği ile çocuğunu daha iyi okula nakil ya da kayıt yaptırarak işleri yoluna koyduğunu sanan veliler ile “ atanmadığı için özel okullarda adeta ölüm sınırında bir ücret nedeniyle hak arayan öğretmenlere saldıran, yine atanmadığı için polis olmak zorunda kalan öğretmenlerin sorunlarının çözümü de ortaktır.
Ne yaman çelişki değil mi ? Bir yanda girdiği KPSS ‘de derece yapmış ancak mülakat sonucu elenmiş ve hak arama yoluna düşmüş öğretmen ile diğer yanda bulabildiği tek işi, polislik yapmak zorunda olan bir başka atanmamış öğretmen… Biri gaz bombalarıyla boğulmuş , coplarla bir yeri kırılmış ters kelepçe ile yaka paça götürülürken , onu polis aracına ite kaka sokmaya çalışan da atanmamış bir başka öğretmen. Biri emeğim sömürülüyor, hakkımı arıyorum derken diğeri her türlü olumsuz iş ve yaşam koşullarına rağmen işimi kaybetmemeliyim diyerek üniformasının hakkını vermeye çalışıyor.
Yaşantımın her dönemi bu çelişkilere tanıklık ettikçe Cemil Meriç’in şu satır arası sözcükleri aklıma gelir “"Dilleri bir, dinleri bir, kaderleri bir insanlar; karşı karşıya dizilmiş iki cephe." Bu söz “kardeş kavgalarının, iç savaşların veya aynı kökten gelip yapay sınırlarla birbirine düşman edilen toplumların trajedisini ” ne güzel anlatıyor, değil mi?
Hep sorarım ve sizlerin de yalnız kaldığınızda kendinize sormanızı istediğim bir soru var. “ Neden, Soma , Ermenek Maden Katliamları, Ankara Garı katliamı gibi kitlesel trajedilerin yanı sıra KHK ile ihraç edilenlerin, çevre aktivistlerinin ve iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin savunmanlığını yapan avukat Selçuk Kozağaçlı , milletvekili seçildiği ve Anayasa Mahkemesi kararına rağmen serbest bırakılması gereken Can ATALAY cezaevindedir ? “ Seni başkan yaptırmayacağız “ sözüyle bir döneme damga vuran Selahattin Demirtaş 10 yıldır cezaevindeyken , yıllardır “ 50 bin kişinin ölümünden sorumlu bebek katili “ denilen Abdullah Öcalan’ a özel bir statü verilmesini isteyenlerin kapalı kapılar ardında yeni anayasa pazarlığı yapmaları doğal mıdır? Herhalde bu soruların cevabı “ onlar terörist yargısı kadar basit“ ya da “ ağam bizimle eğleniyir “ gibi ironik olmasa gerek.
Biz en iyisi ucuz ve günlük kurtuluşlar yerine Şükrü Erbaş’ın dediği gibi “"Lanet olsun komşudaki yangında yemek pişirenlere!" diyerek hayata yeniden başlayabiliriz.
Ne dersiniz ?

























