Dün sabah, erken, sessizliğin delinmediği saatlerde bahçeye indim. Çılgın kuş sesleriyle irkildim.
Küçük bahçede, ağaçtan ağaca dalışa geçen kuşları görünce şaşırdım. "Gaaak!" seslerinde, bir tepki, bir yere ulaşma çabası vardı. Gök gürlemesini andırıyordu sesler, dalışın öfkesinde. Varlığımdan rahatsızlık bakışlara yansımıştı.
Gizemli, hırçın ortamı görünce cep telefonumu çıkardım. Kuşları görüntülemeye başladım. Buradan bir öykü çıkaracaktım.
Kuşlar, cep telefonumu görünce hırçınlaştılar. Aç olduklarını düşündüm önce onların. Hayır! Açlık dışında başka bir güdünün peşindeydiler o kuşluklarından kuşkulandığım şeyler. Benim oradan uzaklaşmam bekleniyordu. Saldırgan duruşlarından korktum da. Armut, erik, dut tepesinden, dal aralarından bana dalacak gibiydiler. O gaaak sesinin çıkışında bir acı, bir öfke, bir tepki açıktı. Bir şey yapmak isteyip de yapamamak saldırganlığı... Sevileni koruma altına alma çırpınması... Teslim olma havası yoktu. Yoktu da...
Gözlerimi dallardan uzaklaştırdım. Yere baktım, duvar dibine doğru yürüyen bir başka kuş gördüm. O, uçamayan bir yavru muydu, hasta bir yaşlı mıydı, bilemedim. Tepemdeki gaklamaların uçamayana yönelik olduğunu yorumladım. Yerdeki uçamayan uçuşa beklenmiş olmalıydı umutla. O sesler hüzünlü bir çağrıydı, anladım.
Kuş yaşamı da olsa ortak oldum hicranlı yaşama.
Kendimi buluşma engeli olarak gördüm. Ağaç dibinden çekimleri bıraktım. Ben uzaklaşınca, kuşlar, bahçe duvarının üstüne indiler. Duvarın dibindeki dertlinin çevresinde dolaşmalar başladı. Hele bir tanesi duvarın üstünden hiç ayrılmadı. Yürüdü, döndü. Ağzında bir şeyler vardı. O, bir baba, bir anne, bir kardeş, bir oğul, ya bir kız olmalıydı. Bir şeyler yapma çabası göz yaşartıcıydı.
Dayanamadım, onlara yaklaştım. Ben yaklaşınca yeniden ağaç tepelerine çekildiler, bana, o çığlığa benzer gaklamalarla tepki verdiler.
Kurgunun sonunu görmeden oradan ayrılamıyordum. Kuşlar, benim varlığımdan rahatsız olduklarını belli etmişlerdi. Ya bir şey yap ya da çek git, der gibiydiler. Fotoğraf çekişimden silah çekiş havası aldıklarını düşündüm. Kavuşamamanın hüznünü yaşıyorlar sandım. Bahçeden ayrıldım. Görüntü izleme merakımı öldürdüm. Onları kendi dünyalarına bıraktım.
Bugün, akşama doğru, bahçede dolaşırken, eşim, parmağıyla duvar dibini gösterdi:
"Şu, yerde yatan değil mi dün anlattığın kuş? Vah zavallı, ölmüş!" dedi.
"Evet, o!" dedim.
Üzüldük. Kapanmış gaga, büzülmüş kanat ve bir topak şey! Ne gaklama ne uçuş!..
O hastaya ya da yavruya hiç dokunmamıştım. Onu okşamamıştım. Can suyu olmayı hiç düşünmemiştim. Ey görüntü budalası Hayri, o sesler birer yardım çağrısıydı. Belki de biraz ilgiyle, biraz sevgiyle o kuşu yaşatacaktın. O, dostlarıyla birlikte ufuklara uçacaktı. Of! Oof!..
Doğrusu ben o kuşların türünü bile karıştırdım. Gaklamalardan karga aklıma geldi de... Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Profesörü Barış Sarı'ya sordum karga olup olmadıklarını. Yeğenim Barış'a fotoğraf gönderdim de yanıt aldım:
"Evet, karga amca."
Barış'a, karganın ölümüne göz yumdum, diyemedim. Utandım. Belki de Barış, o sevimli gülüşüyle:
"Amca takma kafanı! Alt tarafı bir karga!" derdi.
Sizce Barış öyle mi derdi? Siz de mi öyle dersiniz yoksa?
Noktayı koyarken TRTMÜZİK açık. "Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu." sözleriyle taşıdı beni, sazların coşturduğu sarışın kadın. Gaklamaları, cıyaklamaları duymuyorum artık.
(Hayri Sarı-06. 07. 2025)


























