İnsana yaşadığı yer damga vurur. Yaşadığı yere damga vurur insan. O nedenle yaşadığım yerleri çok önemserim. Onların yıkılışlarıyla gözlerim yaşarır.
İnsanoğlu yıkmaktan hoşlanır oldu son zamanlarda. Hele bazı belediyeler, korunabilir yerleri bile yıkıp beton yığınına dönüştürmeyi beceri saymaya başladılar. İşin gülünç yönü, aynı kurumlar, yıkılmayan yerlere, gezi turları düzenlemekteler parasız. Demek ki yıkılmayıp korunan yapılarda görülmeye değer bir şeyler var.
Yapılar, canlıdır bir bakıma. Onlarda yaşamlar var. Onlarda tarih var. İnsanlık tarihi, ulusal tarih, kent tarihi, köy tarihi, mahalle tarihi, aile tarihi, birey tarihi...
Ben yaşadığım yerlere dost gözüyle, sevgiyle baktım hep. Onlar, benim babaannem, dedem, annem, babam, kardeşlerim, amcalarım, teyzelerim, dayılarım, komşularım, arkadaşlarım, çocuklarım... Onları gördükçe her yaşımı yeniden yaşarım. Onların değerleri yaşamı paylaştıklarım kadardır. İçinde sevdiklerimin kokuları yoksa yapıyı ne edeyim?
İçinde sevdiklerimin kokularıyla, özlemleriyle yaşadığım yapılar sıralanır düşlerimde son günlerde. Bunların çoğu yıkılıp gitmiştir. Bazıları, boştur, yaralıdır, onarım bekler. Bazılarında yalnızlık oturur, türkülerden, şarkılardan umut bekler.
Doğduğum ev, bir güzel ahşap evdi köyün ortasında. Feodal-ataerkil ailenin ortak yaşamını taşırdı o ev. Bir dede evidir hayvanları da barındıran o temel yapı. Şimdi, yerinde, boş bir baba evi vardır zor ulaşılan.
İkinci ev -ev denirse- Ontemmuz Mahallesi'nde kente göçün ilk barınağı, tek odalı, penceresiz, mutfaksız, tuvaletsiz bir merdiven altı. Peşinden Çaydamar'da iki odalı, elektrikli, suyu tuvaleti olmayan bir ev. Bu ikisi kiralıktı tabii. İşin önemli yönü ana, baba, kardeş öyküsü başlamıştı kentte. Evler öykünün sindiği yerlerdi.
Öykünün en canlı yaşandığı yere gelindi analı, babalı ve birkaç çocuklu. Ontemmuz Mahallesi'nin en ucunda, Büyük Tünel üstünde, çubukların araları taşla, çamurla doldurularak yapılmış bir yuva, bir mutfak, bir oda. Tuvalet dışarıda... O küçük ev benim en çok özlediğim yerdir bu yaşımda bile. Çünkü içinde annem vardı. İçinde sevinçlerim, özlemlerim, acılarım vardı. Kardeş kokusu sinmişti duvarlara. Biz annemi o evde bıraktık anılarımızla. Annem de o ev de yok artık. İki terk edilmiş yapı var onun yerinde ve yanında. Kardeşler uçup gitmişler kuş gibi yeni yuvalara. Çatısı yıkık boş ev onarım bekler kuşlara düşsel dinleti olmak için. Yok olmak ya da...
Anne, baba, kardeş yuvalarından çocukken ayrıldım yatılı gidişle. O yüzden bende ayrıldığım yerler hep özlem oldu. Doyamadım o yerlerde bıraktıklarıma. Benim için yer canlıdır, demiştim. Ben ev peşinde değilim, can peşindeyim. O yüzden ev aradığımı sananlara şaşarım.
Çocukken ayrıldım can evlerimden.
Parasız yatılı yıllarımda koğuşlar evlerim, arkadaşlarım kardeşlerim oldu. Kastamonu Göl İlk Öğretmen Okulu, Ankara Yüksek Öğretmen Okulu, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu (Ortaköy dönemi) koğuşları ortak yaşamın güzel barınaklarıydı. Sunular iyi olsa da kardeşlikler unutulmasa da oralardaki koku başkaydı. Yuvadan uçan kuşlar birbirimize tutunmuştuk gurbette.
Burslu okuduğum yıllarda yurt ve otel odalarında kaldım. Topkapı Atatürk Öğrenci Yurdu, Zonguldak Yüksek Öğrenim Yurdu ve birkaç hafta Sirkeci'de bir otel odası ev görevi yaptı bana. Tabii onlar da canlıydılar, öykümün unutulmazlarıydılar.
Hayri Sarı























