Kahve noktaladı kahvaltıyı açık havada. Eylül başında yeni bir gün başladı.
Gündemsizdim. Eylemsizlikte beynim yüreğimi sorguladı. Gözlerim verdi yanıtı. Gündemi önümdeki koca ağacın tepe dalındaki ilk olgun incir başlattı. Kafamı taktım. O ilk incir benim olacaktı.
Kimsesizlikte, sessizlikte başladım işe. Dala ulaşamadı kollarım. Gegeç buldum, olgun incire kavuştum sonunda.
Elimdeki tek incirde, hırsızlık gibi duyumsadım işimi. Kendi ağacımızdan kopardığım meyvede bir sürü insanın göz hakkı var diye düşündüm. İlk inciri, lop diye atamadım ağzıma. Gerisi olsaydı sorun yoktu ya! İki kişi bölüştük tadı.
Ağaçlar, sebzeler vardı çevremde. Köpek havlamaları, kuş cıvıltıları eşliğinde yürüdüm. Rahmetli kaynanamın hüzün evinin kapısına vardım. Yol boyunca pörsük ahududulara, geniş yaprakların arasından sarkan hıyarlara, paslı, yeşil armutlara günaydın gülüşüyle baktım
Kapı eşiğine oturdum. Karşıdaki pembesi kahverengiye dönen çiçeğin çağrısıyla kalktım yerimden. Çiçekte çalışan arıyı izledim güneşin ışık cümbüşünde.
Sola döndüm. Mısırlarla yarışan fasulye sırıklarına takıldım. Yeşil fasulye salkımı büyüledi beni. Fasulyeleri elledim, okşadım. Yandaki aşısız, meyvesiz şeftali kıskandı ilgimi. Tabii ona da gülümsedim.
Sağa döndüm. Ata hediyesi anıtsal armut, elma ağaçlarının arasındaki üzüm salkımları, gel, der gibiydiler bana. Gittim. Yeşilden sarıya, sarıdan kırmızı karaya dönen üzümleri izledim. Çok hoşuma gitti salkım görüntüleri. Bir tane olmaktan kurtuldum onların dünyasında. Açıldım, çoğaldım iyice.
Sonra, yürüdüm kızaran elmalara, geniş yapraklar arasında lokum saklayan incirlere, kirpilerini büyüten kestanelere, göklere yükselen çınarlara baka baka. Derenin çağıltısında yıkadım ruhumu.
Kapkara bakışlı eski tünele pas vermeden geçtim. Rayların pasına takılmadım. Eski araba lastikleri dizili uydurma kaldırımdan yeni yokuşa tırmandım. Diken batışlarını, ısırgan dolamalarını umursamadım. Eski kanalın dolgusunda zınk diye durdum. Sarmaşık, diken sargılı, insan görünümlü ağaç ilgimi çekti.
Cep telefonumu çıkardım. Görüntüye doğru yürüdüm heyecanla.
Aman Allah'ım! Sanki eski Anadolu bereket ve doğurganlık tanrıçası saklanmıştı oraya. Heykelin göğüsleri gibiydi iki süs kabağı. Sarmaşıkların, dikenlerin arasına saklanan büyüde kendimden geçtim, fotoğraf çektim.
Biraz daha tırmandım çocukluk dünyamın yokuşunu. Tünel üstündeki düzde, küçücük patikada çıkıverdi karşıma kaplumbağa kardeş. Epeydir kaplumbağa görmediğimden çok duygulandım.
O utangaç çocuk, beni görünce başını, ayaklarını çekti içine. Önümde eylemsiz bir tekne durdu. Tekneye usulca, inceleyen gözlerle baktım. Baş, biraz dışarı çıkıp içe kaçtı. Ayaklar teknenin arkasında kıpırdadı. Onu yürürken görmeyi çok istedim. O nedenle arkaya geçip bekledim.
Önce kafa çıktı, çevreyi yokladı. Sonra ayaklar tekneyi kaldırıp taşıdı. Güven bulan kaplumbağa, ağır ağır, çocukluk evime doğru yürüdü. Onun arkasından ben de gittim çocukluğuma, torunuma, ille de Gülce'me.
Gülce'm canlandı gözümün önünde. Bir gün, boşluğa salladığı ayaklarının, ellerinin üzerinde kaplumbağa gibi emekleyecek. Sonra yürüyüp güneşin yaldızladığı umutlara doğru akıp gidecek. Ben de o zaman, kaplumbağa yerine kuşlara bakacağım.
Özlemle, iki damla düşürdü gözlerim yazı bitiminde nokta yerine.
(Hayri Sarı)






















